Kategori arşivi: Okan Süha Yıldırım

Üryân

Üryân bir şiirini yazmak istiyorum
Dayayıp sırtını yaz akşamlarına
Doya doya uyuyan

Durmaksızın kollar uzanıyor boynuma
Yolu sana düşüyor aysız gecelerde yolunu kaybeden azizelerin

“Küffar ve suskun
Azı senin
Ben çoğum”

Kan şerbeti bardağında
Kırıtan buz dağını dişimle alıp
Derinin altına sıkıştırmak
Balçık ve reçine sıvamak bacaklarının arasına

“Kalleş ve şirin
Öz kardeşini delik deşik ediyor şehrin deli abileri”

Çılgınlık bu
Zamanın zamkıyla yüzünü aynalara yapıştırmak
-Gözlerimi kırpıştıramıyorum-

Bırak içinde biriksin su
Ağzının kıyısında kırmızı kanatlı bir kuğu
Uzağa koşuyor

Boş bir odanın içinden
İçime doğru bakıyor rû
Ceninler soğuruyorum rahimlerden
-Bilmem neden-
Yoğurup duruyorum yokluğunu

Rahmet ve rayiha
Yayılıyor kuyuya
Çamura bulaşan bir sevinçle

Gül dalında yanıyor, üryân
Sarkıtıyorum kanlar içinde kokumu câmlardan

Okan Süha Yıldırım

Deniz Sanıp

Çok fazla imge kullanıyorum abiler bu günlerde
Ete kemiğe bürünüyor hayaletlerim
Merhamet etmeliyim küskün lalelere -halbuki-
Destursuz ellememeliyim memelerini bakirelerin

Kan, uçucu bir şey
Açık bırakılınca damarların ucu
Kaldırımların kenarındaki su birikintilerini
Deniz sanıp
Cenaze merasimlerinden tertemiz dönerken
Elbiselerimle atlıyorum suskunluğa
Sokaklara dadanan insan seli ile
Yıkıyorum adımlarımı

Aritmetiğin ve denklemlerin çözümsüzlüğe terkedildiği yerde
Tereddüt etmemeliyim
Tendürdiyot , yara merhemi ve yeterince sargı bezi istiflemeliyim
Güneş düne eş çünkü
Gelişi güzel bir açıyla açıyor bacaklarını
Saçıyor sakladıklarını – Tanrı’nın yasakladıklarını- ak yatağın
Kuş tüyü yastığın üzerine
Dümdüz karnı, evet , pürüzsüz inip kalkıyor
Soluk alıp verdikçe
Soluk benizinde
Hafifçe aralanıyor göz kapakları
Dudakları sığınacağı bir kelime arıyor

Benzinle ovmalıyım şakaklarımı
Kollarımdaki câm kesiklerinden yansıyor ışığı akşamın
Kapılardan kapılara koşmalıyım
Çağırmalıyım halkı canhıraş meydanlara
Tutuşmadan önce aklım

Her köşe başında
Aklı başından seyirtmiş serkeş bir dilenci
İçimize daldırıyor avuçlarını
Dağ yoncalarını çelenklere konu ediyor arzuhalciler

Kim kaldıracak ortalık yerden salıncağı
Ölülerimize kim sahip çıkacak
Çıldırasıya bir sıcak kavuracak avurtları
Çırılçıplak ve el ele dansa duracak hergele sevgililer

İffetin çetelesi tutulunca
Yükseliyor ay yere
Düştüğü yerden yeniden

Okan Süha Yıldırım

Sahi

Sahi, çırıl çıplak kalacağız değil mi biterse şarkı birazdan
Kundağımız açılacak sarıp sarmalanmayacağız çıkacağız mezarlarımızdan
Yağmurun yağmadığı çıkmaz sokaklarda çıldıracağız
Susacak borazan uyanacağız uykularımızdan
Sabaha çıkmayacak sıcak nefeslerimizin soğuk havada bıraktığı duman
Rıhtıma koşacağız dalgaların kucağına atmak için vücûtlarımızı
Ellerimizi koyacağımız yeri şaşıracağız haylaz çocuklar gibi
Bir adımımız tanımayacak diğerini
İsimlerimizi unutacağız silineceğiz aynalardan
Kaçak tütün saracak büsbütün sararacak parmaklarımız

Bileceksin de ne olacak düşeceğin derinliği
Sahi, düşmeyecek misin
Bir bıçağı bıçağa sürter gibi acılarla bileyleyeğiz kendimizi
Çürüyecek gülücükler dudaklarda
Rengini yitirecek öpücüklerimiz
Bileklerimizi emip kanı yüz kere yüzlerimize tüküreceğiz
Toğrağın temiz yüzüne yüz süreceğiz
Yüz vermeyeceğiz toprağın altına bir daha
Dağlara dağılacağız alnımıza dağlanacak damgası hayatın
Damla damla akacak damarlarımızda dualarımız

Sahi, zordur siyah bir üzümle cinayet süsü vermek aniden gelen ölüme
Ellerim yüzünde dalgaların sahilde izlediği yolu izliyor
Fırtınaya tutulmuş gemiler gibi sığınıyor bedenim koynuna
Göğün gürültüsüne inciler süslü bir iniltiyle karşılık veriyor cesedim

Sürü yayılır mera kısalır
Çığırtkan kuklalara kukuletalar takar tezgâhtarlar
Definesiz bir ada gibi kalırız bir başımıza ortasında okyanusların
Karanfilin korktuğunu fark ederiz kokusundan
Karanlığın fitilini ateşliyorum
Gece sessizce çöküyor üzerime

Sahi, kıvılcımlardan geçiliyor da gidiliyor yangına…

Okan Süha Yıldırım

Güyâ

Güyâ bu rüyâ  ya
Vapuru kaçırıyormuşum
Düşüyormuşum kuyuya
Gülüyormuşum gülebiliyormuşum
Sırt sırta üst üste alta alta
Meleklerin sütünü emiyormuşum
Dünyaya düşüyormuşum aslında
Vaveylayla sırayla
Bardaktan boşalırcasına yağıyormuşum
Sövüyormuşum anasına avradına
Surat asanların sabah sabah
Bulamıyormuşum nabzımı
Tırabzanlardan aşağı kayıyormuşum hızla
Bin türlü savsataya inanıyormuşum
Oysa karnım tokmuş palavraya
Tek kuruşum yokmuş cebimde
Bozuntuya vermiyormuşum
Bir varmışım
Bir yokmuşum
Muştayla dişlerini döküyormuşum serserilerin
Maşrapayla kanlarını içiyormuşum bakirelerin
Pîrin pâk elini öpüyormuşum kirli dudaklarımla
Öncesinde sonrasında bütün ihanetlerin
Kâh orada
Kâh burada
Çat kapı arkasında
Vicdan rahatlığıyla
İşiyormuşum toprağa
Geride bırakıyormuşum tüm olup bitenleri
Bir bir sayıp döküyormuşum içimdekileri
Kiril alfabesi gibi imiş el yazım
Yüzümden okunuyormuş anlatamadıklarım
Damağımda kalmış tadı yarım bırakılmış izmaritlerin
Küllerin arasında bulup getirilen gazete küpürleri gibi
Bulup getiriyormuşum seni
Tamamlıyormuşuz birbirimizi
Eksik kalan hikayemizi
Orasından burasından
Yeni baştan yazıyormuşuz
Kambur bir Tanrı birbirimizin kaburgasından
Yaratıyormuş ikimizi
Habersizmiş bütün memurlar varlığımızdan
Acelesi varmış gibi insanlar
Geçip gidyorlarmış yanıbaşımızdan
Boşluğu telaşla yarıyorlarmış
Duymuyorlarmış sesimizi
Saçlarımızın rüzgârda nasıl savrulduğunu görmüyorlarmış
Ayak izlerimizin birbirine karıştığını çamurlu yollarda
Birbirimize düşe kalka yol almaya çalıştığımızı
Çalışmamışız dersimize
Gerisin geri akıyormuş bütün nehirler
Yarın tahtaya kaldırılacakmışız
Zayıf alacakmışız bütün öğretmenlerden
Sınıfta kalacakmışım
Kırılacakmış kamışım
Birbirine çarpa çarpa kırıyormuşuz kalplerimizi

Uyuyor muşum mışıl mışıl
Işıl ışılmış sokaklar

Okan Süha Yıldırım