Etiket arşivi: yaşamdan hikayeler

Ben Hayatı Alayım Şıklık Size Kalsın

Ben Hayatı Alayım Şıklık Size Kalsın


Boşver, aldırma diyorsun içinden.

Olur mu, boşvermek yakışır mı hiç sana, diyorlar.

Önemsiyorsun, dertleniyorsun, üzülüyorsun. Uykuların kaçıyor.

Hiç takmayacaksın, bunları dert etmek sana yakışmıyor, diyorlar.

Üstten bakıyorsun…

Yakışmadığını söylüyorlar.

Aşağıdan alıyorsun.

Yakışmıyormuş, öyle diyorlar.

Arkanı dönüyorsun.

Olmuyor.

O zaman gözünün içine içine bakıyorsun.

Bu sefer de kabalık sayıyorlar.

Sanki hayat yakaya takılan bir gül bunlara göre…

Öyle uzaktan bakıp değerlendiriyorlar: İyi duruyor mu, durmuyor mu? Uymuş mu, uymamış mı? Cıvık mı, şık mı?

Öyle olsa ne güzel olur.

Ama değil, bu bizim mecburiyetlerimizle özgürlüklerimizi aynı kazanda harmanlamaya çalıştığımız hayat olsa olsa ancak solgun bir gül oluyor dokununca…

Duygularının dikine gidiyorsun.

Yaşına başına yakıştırmıyorlar.

Aklını başına topluyorsun.

Bu kadar usluluk sana yakışmaz, diyorlar.

Öfkeleniyorsun. Yakıştıramıyorlar.

Sakin kalıyorsun.

Bu kez ya tepene çıkıyorlar ya da yakışıksız bir kayıtsızlık olarak algılıyorlar.

Susuyorsun.Sana yakışmaz!

Konuşuyorsun.Sana yakışmaz!

Bağırıyorsun. Hiiiç yakışmaz!

Arkanı dönüp gidiyorsun. Oldu mu ya şimdi, biz seni böyle kaçak bilmezdik!

Orada durup kişiliğinde, sevginde ve inancında ayak diriyorsun.Şık olmadı!

Sanki her şey hayatın üzerine geçirdiğimiz kılık kıyafetten ibaret!

Sanki bir kravatın hafifçe yana kayık, bir davranışın hafifçe uyumsuz görünmesinden daha önemli bir şey yok!

Anlıyorum hepsini, anlıyorum da; bu dışın hiç mi içi yok yahu?

Bu garip şıklık merakınının zirve noktasına gelince…

Ölüyorsun.

Basbayağı ölüyorsun.

Herkes gibi…

Eninde sonunda herkesin öleceği gibi…

Gazeteye ilan veriyorlar:

Ölüm sana yakışmadı

Geride kalanların acı duygularının, ince kederlerinin sonucu elbette böyle bir ifade!

Ama en derin şıklığın; bile ne kadar sığ bir arayış olduğunu nasıl da nasıl da yüzümüze vuruyor.

Yok. Yanlış anlaşılmasın!

Şıklığı seviyorum. (Dikkat! Önemsemiyorum şıklığı, seviyorum. İkisi farklı!)

Her şey birbirine; davranışlarımız da her zaman bize yakışsa ne güzel olur!

Fakat biliyorum…

Çoktandır biliyorum ki, göze hoş görünen nice şeyin içi boş!

Üstelik şıklıkta horlayıcı bir alay; yakıştırma çabasında gizli bir şiddet de var.

Oysa gerçek şu ki, içtenlik çoğu zaman dışardan bakana yakışıksız geliyor.

Aşk, itici.

Zekânın saçı başı dağınık, gömleği dışarda.

Bilgelik, bir lokma bir hırka.

Özgür düşünce deseniz, o zaten hepten kaba saba kalıyor.

Bu durumda tercihim açık!

Şıklığınız; içi şiddet dışı etiket medeniliğiniz size…

Bazen vandallık gibi algılanan ve çoğu zaman biçimsiz olan şey; yani bütün saflığıyla hayat bize!

Haşmet Babaoğlu yazılarından alıntıdır…

Anlattığımız Değil Anlaşıldığımız Kadarız

Anlattığımız Değil Anlaşıldığımız Kadarız

Anlatamazsınız deniz görmemiş birine… O uçsuz bucaksız suyu.
Siz, denizden bahsederken… İçinde “su” kelimesi geçtiğinden olacak…

Varsa eğer “köyündeki çay” kadarını anlar.

Ne rengârenk takaları anlatabilirsiniz ona… Ne de süzülen yelkenlileri.

Anlatamazsınız… Sizin gördüklerinizi… Farklı pencereden bakan birine.

“Gel bak” deseniz de… “Göre”si kadar bakar.

Siz “güneşin batışındaki güzelliği” göstermeye çalışırsınız… O, akşam olduğuna ağlar.

Yazı yazmak da, böyle bir şey işte.

Gözlemlediklerinizi aktarmaya çalışır… Yaşamdan, çevrenizden bir kesit sunarsınız…

Veya insana ait bir davranış biçimini örneklemek için, bir senaryo kurgularsınız.

Ya da, “şöyle olsaydı eğer” düşüncesinden yola çıkarak yazarsınız.

Vurgulamak istediğiniz olayı anlatmak için, bir hikâye kurgular… Veya olduğu gibi aktarırsınız.

Yani… Kendinizi ve özelinizi değil… Sadece yaşamdaki olguları veya bilgiyi paylaşırsınız.

İstersiniz ki okunduğunda… Anlatılmak istenilen anlaşılsın.

Ama herkes, bu şekilde algılayarak okumaz işte… Anlayan da olur, anlayamayan da…

Gerçek yaşamda da olduğu gibi.

Mesela; Bir “aldatılma yazısı” ise, yazanın aldatıldığını sanmak… Karamsar ise satırlar, “yazan mutlaka bunalımda” teşhisi koymak.

Ya da algıda seçiciliğin “en uç” örneği olarak… Kendine göre “bir kelimeye takılmak”… Ve yazının “özü” ile hiç alâkası olmayan bir sonuç çıkartmak.

Yazanın hayatı ile, yazılan arasında paralellik kurmaya çalışmak… Yazıyı “kişinin özeli” ile özdeşleştirmek.

Yazanın en büyük sıkıntısı da burada başlar işte.

Oysa orada anlatılmak istenen, bir konu vardır… Ya da tartışmaya açılmış bir düşünce.

Algılanandan… Çok ama çok farklıdır anlatılmak istenen.

Sezen Aksu, bir şarkısında “Bir kedim bile yok” demişti de…

Kedi yollamışlardı bir sürü. Bunun gibi bir şey işte.

Hiç bir yazan istemez “yazdıklarıyla yargılanmak”…

Ve okuyanın “göre”si kadar anlaşılmak.

İster ki “sadece anlatmak istediği konu veya düşünce” anlaşılsın…

Ve “yazandan bağımsız” algılansın.

Ama bilirim ki… Boşuna çabalarız.

Ne yazarsak yazalım…

“Anlaşıldığımız kadar”ız.