Yerden Kaldır Yüzümü

Önümde uzayıp giden bu kaldırım taşları
Bu gölgeli yüz, utancımı isterikleştiren bu gülüş!
Neyin nesi ! neyin nesi gölgesinden korkan bu duruş!

Bu gece sokak lambaları..
Ülkesinden kovulmuş özgürlüğümü aydınlatıyor
Köpekliğe susamış acı avaz, ağzımın tam ortasına döşenmiş
Kan çanağı iki gözle hangi çocuğa bakabilirim
Hangi yüze çizebilirim seni
Yalan yanlış bu haritada hangi şehirde bulurum
Bulsam da kendimi nasıl anlatırım

Belki bu iklim sarmaş dolaş baharlar getirir
İdam edilmiş geçmişimi affeder sicilimin Allah’ı
Kandırılmış bir kadının rahminden düşüşümü unutur..
Çocukça masumluğumu satarım yakamoza
Geleceğimi kollarına alan fırtına gibi düşerim peşine
Düşerim ! emzirildiğim döşüne

Gözlerimde unutulmuş bir devrimin mahmurluğu var
Koyaklarına asilik ektiğim bu memleket, sattı beni
Oysa, onca çocuk doğurmuştum çam ağaçları renginde
Mavi patiskalarıyla zeytin ağalarında sakladım emeğimi
Bir gün dedim ! bir gün ölüm dirilecek çeşme başında
Onca ezilmiş, nefesi açlık kokan fıtrat can bulacak kafataşında

Korkular diyorsun gülüm, düşlerine kastetmiş korkular
Nedir ki ! içini söküp almışsa düzen, kalmışsan çırılçıplak
Ayaz namusuna sarılmışsa üryanlığının, nedir ki korku!
Hangi kurşun beynime zerk edilen sömürüden daha beter
Hangi işkence, hangi idam korkusu, hangi darağacı
Hangi tırnakları çekili eksik dişli gülüş, içi boş bu çuvalı yere serer

Ve gülüm, gelecek taze yapraklar gibidir dallarımda
Erik ağaçlarının bahara gülümseyişidir saçlarında bıraktığım nefes
Dilim, sevdamı anamın vebal akıtan memesinde hapsetmiş
Mavi, rahim suyuyla yıkandığım ilk durağım!
Bereketli topraklarda kan içmiş, toprak yemiş soyum
Apoletleriyle siyah postallar ezmiş ilk uçurtmamı, o da maviydi gülüm

Sen şimdi özgürlük diyorsun gülerek ! mavi
Ve gülünce bir umut ışığı gibi beliriyor gamzen
Dudaklarında kendine inanmayan titreme
Kollarında boşluğa uzanan kucaklama!
Senin ellerin bu kadar küçük müydü gülüm
Bakışların gri, bir Ankara akşamı gibi miydi sözlerin

Ah gülüm.!
Henüz inmemiş bir dinin peygamberi gibisin
Saklı dünyalara açılan kapılar gizli gözlerinde
Olanı unutmuş, olacağı anımsatıyor yüzün
İntikam ceninleriyle doldurduğun bu rahim kimin?
Kimi sorgular meleklerin, ağzının mezarında
Kimin adı yazar sevdanın mermer taşında?

Günahımız bir bulutta yağmur tanesi olmak
Hırsından kanayan dudağa merhem..
Gökyüzünü çoraklığa yorgan yapmaktır gülüm
Sancısını erken yaşayan bu hormonlu düşünceye kanma
Bütün çocuklar ölebilir belki, toprak, su ölebilir
Susabilir kafesinde kanarya, bütün kuşlar ölebilir!

O zaman bir damla sudur gözlerindeki nehir
Kavak ağaçları kadar uzundur mevsimler
Sol yanında bir başka dünyaya yelken açar gemiler
Ve belki kirlenmemiş bir mavi getirir bize martılar
Yeniden doğar ! kara gözlü, mavi gözlü, inci dişli çocuklar
Yeniden oğlum, kızım diyebilir boynu bükük analar

Ve gülüm..,!
Sen bir çınar ağacı ol, gölgesi geniş, göğüsleri büyük
Bütün insanlığı emziren şefkatli, bağrı sıcak toprak ol
Nadasa bırakılan rahmini sür tarlalarımda
Tırnak tırnak ek kendini gövdeme
Yeşersin gözlerin papatyalar renginde
Boşver ağlasın analar ülkemin her yerinde
Ağlasın ve dövünsün dizler, yırtılıp çıksın bağrından isyan
Eritsin demir parmaklıkları gözyaşı, tuzu elesin toprak
Canlansın bozkırımın kurutulmuş damarları

Yoksa, bin defa ölmem ve seni ölürken bile sevmem ‘’laf-ı güzaf’’

Levent Saral